ÖSS FORMATI DEĞİŞTİ:
Yazar Ardam | Kasım 12, 2008
ÖSYM Başkanlığı, ortaöğretimde eğitim süresinin 4 yıla çıkarılmasına paralel olarak 2009-ÖSS’deki testlerin kapsamlarını yeniden belirledi.
ÖSYM’den yapılan yazılı açıklamaya göre, Türkçe testindeki ”Türkçe’yi kullanma gücü ile ilgili sorular”ın ve Matematik testindeki ”Matematiksel ilişkilerden yararlanma gücüyle ilgili sorular”ın yüzde yüz olan payında değişiklik yapılmadı.
Sosyal-1 testinin ”Sosyal bilimlerdeki temel kavram ve ilkelerle düşünmeye dayalı sorular” bölümünde de değişikliğe gidilmedi. Bu kapsamdaki sorularda Tarih yüzde 43, Coğrafya yüzde 34, Felsefe yüzde 23 oranında kaldı.
Fen-1 testindeki ”Fen bilimlerindeki temel kavram ve ilkelerle düşünmeye dayalı sorular”ın Fizik sorularının payı yüzde 43′den yüzde 33.3′e indirildi, Kimya sorularının payı yüzde 30′dan yüzde 33.3′e, biyoloji sorularının payı ise yüzde 27′den yüzde 33.3′e çıkarıldı.
Edebiyat-Sosyal testindeki Psikoloji soruları Sosyal-2 testine dahil edildi. Edebiyat-Sosyal testinin Türk Edebiyatı-Dil ve Anlatım sorularının oranı yüzde 57′den yüzde 67′ye, Coğrafya sorularının oranı yüzde 27′den yüzde 33′e yükseltildi. Bu testteki Coğrafya soruları Türkçe-Matematik alanında okutulan Coğrafya dersinin konularıyla sınırlı olacak.
Sosyal-2 testinin Tarih (Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dahil) oranı yüzde 43′den yüzde 44′e çıkarıldı, Coğrafya sorularının oranı yüzde 23′den yüzde 17′ye, Sosyoloji soruları yüzde 17′den 13′e, Mantık soruları yüzde 17′den yüzde 13′e indirildi. Edebiyat-Sosyal testindeki Psikoloji soruları Sosyal-2 testine alındı. Edebiyat-Sosyal bölümünde yüzde 16 olan Psikoloji sorularının oranı Sosyal-2 testi içinde yüzde 13 olarak belirlendi.
Matematik-2 testine Analitik Geometri soruları eklendi. Bu soruların test içindeki oranı yüzde 10 oldu. Bu test içindeki Matematik sorularının oranı yüzde 70′den yüzde 60′a indi, Geometri sorularının yüzde 30′luk oranı aynı kaldı.
Fen-2 testindeki Fizik sorularının oranı yüzde 43′den yüzde 33.3′e indirildi. Kimya soruları yüzde 30′dan yüzde 33.3′e, Biyoloji sorularının oranı ise yüzde 27′den yüzde 33.3′e yükseltildi.
Etiketler: haberler | İlk Yorumu Siz Yazın »
ATATÜRK DEVRİMLERİ:
Yazar Ardam | Kasım 12, 2008
|
Atatürk askeri bir dahi ve karizmatik bir lider olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir devrimciydi. O dönemlerde, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi ve kültürel açıdan gelişmiş toplumların aktif bir üyesi olabilmesi için, modernize edilmesi çok önemli idi. Mustafa Kemal ülkesindeki yaşamı modernize etmiştir. Atatürk 1924 ile 1938 yılları arasında, insanlarının kurtuluşları ve hayatta kalabilmeleri için yaşamsal öneme sahip olan devrimleri hayata geçirmiştir. Tüm bu devrimler, Türk halkı tarafından büyük bir coşku ile karşılanmıştı. Cumhuriyet’in ilanının ardından, yine Mustafa Kemal’in önderliğinde, devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş anlayış ile uyumlu duruma getirilmesi için büyük inkılâplar gerçekleştirilmiştir. Bu inkılâpların isimlerini burada kısaca belirtelim: I. Siyasi Alanda Yapılan İnkılaplar: 1- Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922) 2- Cumhuriyet’in İlanı (29 Ekim 1923) 3- Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924) II. Sosyal Hayatın Düzenlenmesi: 1- Şapka Kanunu (25 Kasım 1925) 2- Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılması ve Türbedarlıklar ile Birtakım Ünvanların Kaldırılması (30 Kasım 1925) 3- Milletlerarası Saat ve Takvim Hakkındaki Kanunların Kabulü (26 Aralık 1925) 4- Milletlerarası Rakamların Kabulü (20 Mayıs 1928) 5- Ölçülerin Değiştirilmesi (1 Nisan 1931) 6- Lakap ve Ünvanların Kaldırılması (26 Kasım 1934) 7- Kılık-Kıyafet Değişikliği (3 Aralık 1934) 8- Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934) 9- Mustafa Kemal’e Atatürk Soyadı Verilmesi (24 Kasım 1934) 10- Kadınların Medeni ve Siyasi Haklara Kavuşmaları: a) Medeni Kanun’la sağlanan haklar (17 Şubat 1926) b) Belediye seçimlerinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan kanunun kabulü (3 Nisan 1930) c) Anayasa’da yapılan değişikliklerle kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınması (5 Aralık 1934) III. Hukuk Alanında Yapılan İnkılaplar: 1- Şeriye Mahkemeleri’nin Kaldırılması ve Yeni Mahkemeler Teşkilatı’nın Kurulması Kanunu (8 Nisan 1924)
IV. Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkılaplar: 1- Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu (3 Mart 1924) 2- Yeni Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928) 3- Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin Kuruluşu (12 Nisan 1931) Cemiyet daha sonra Türk Tarih Kurumu adını almıştır. (3 Ekim 1935) 4- Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin Kuruluşu (12 Temmuz 1932) Cemiyet daha sonra Türk Dil Kurumu adını almıştır. (24 Ağustos 1936) 5- İstanbul Darülfünunu’nun kapatılmasına, Milli Eğitim Bakanlığınca yeni bir üniversite kurulmasına dair kanun. (31 Mayıs 1933) İstanbul Üniversitesi 18 Kasım 1933 günü öğretime açılmıştır. Ne var ki, Türk Milleti’ni çağdaş uygarlık seviyesine taşıyan bu gelişmeler karşısında, sayıları az da olsa bazı muhalif gruplar ortaya çıkmıştır. Hatta Büyük Önder’e suikast girişiminde bulunacak kadar ileri gitmişlerse de başarılı olamamışlardır. Türk Milleti tek bir vücut olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında yer almış; gerek kendisine gerekse inkılaplarına gönülden destek vermiştir. Mustafa Kemal Atatürk, bir taraftan da Milli Mücadele’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlatan Nutuk adlı eserini kaleme almış ve bunu 1927 yılında, Parti Kongresi’nde altı gün süren unutulmaz bir söylevle okumuştur. Bilim adamları ve uzmanların ortak kanaatiyle, “Değerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yerini almıştır.” |
||
|---|---|---|
Etiketler: Ataturk | İlk Yorumu Siz Yazın »
ALEVİ BEKTAŞİ EDEBİYATINA GENEL BİR BAKIŞ:
Yazar Ardam | Kasım 12, 2008
Prof. Dr. Erman Artun
Türkler İslamiyet kültür dairesine girdikten sonra yurt değiştirerek Anadolu ya geldiler. Yeni yurt tutulan Anadolu da kültürleşme sonucunda yaşama biçimleri ve değer yargıları da değişime uğradı.[1] Orta Asya Türk kültürü, İslamiyet kültürü ve Anadolu kültürü yeni bir Türk kültürü oluşturmuştur. Türk kültür tarihi açısından Anadolu da dinsel inançlara değişik bakış açıları tarikatları doğurmuştur. Anadolu sufiliği İslamiyet öncesi inanç sistemleri ve sosyal yaşamın etkisiyle karışmış Anadolu ya özgü bir sentez oluşturmuştur.[2]
Hicretin ilk yüzyılından itibaren bir zühd ve takva anlayışı içinde ortaya çıkmağa başlayan tasavvuf hareketi miladi 9. yüzyıldan sonra geniş ve renkli bir düşünce sistemi olmuştur. 11. yüzyılda tarikatların kurulmasıyla tasavvuf bütün İslam alemine yayılmıştır.[3] Tasavvuf, tarikatlar ve tekkeler aracılığıyla İslam dünyasında etkisi yüzyıllar boyu sürmüş bir düşünce ve inanç sistemidir. İslamiyet in mistik boyutu olan tasavvuf şeriatın emir ve yasaklarını yumuşatmağa, Allah a sevgiyle varmaya yönelik bir sistemdir. Edebiyatta kalıcı etkiler bırakmıştır.
Bir inanç ve düşünce sistemi olarak kabul edilen tasavvufun temeli, evrende tek bir varlık bulunduğu, o tek varlığın dışındaki diğer varlıkların ise onun yer yüzündeki yansıması olduğu görüşüdür. O tek varlık Allah tır. Öteki varlıklar yani görünen her şey, tek varlık olan Allah ın türlü görüntüleridir. Her şey Allah ın anlaşılıp bilinmesi için vardır. Buna vahdet-i vücut görüşü denir. Tekvin yani var oluş, yaradılış problemi, dinin ve felsefenin ilgi alanına giren ana konulardandır.[4] Tasavvufta amaç Allah a ulaşmaktır. Bu vuslat gönül yoluyla ve sezgiyle olur.
Tasavvuf, Türklerin hakim olduğu geniş sahalarda İslamiyet in yayılması ve bu sahalardaki eski inanç biçimlerinin İslamiyet i etkilemesiyle başlamıştır. Toplumlar eski inanç sistemlerini tümden silemeyecekleri için eski inanç izlerini yeni inanç biçimlerine yansıtırlar. Türklerde bu yansıtış, İslam dinini çeşitli sahalarda az da olsa farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılıklar da tasavvufi düşünce biçiminin doğmasını sağlamıştır.
Türkler arasında ilk olarak Orta Asya da Ahmed Yesevi ile görülmeye başlayan tasavvuf akımı, daha sonra Moğol istilasıyla Anadolu ya gelen dervişlerle burada da etkili olmaya başlamıştır. Anadolu da Yunus Emre yle doruk noktasına çıkan dini-tasavvufi halk edebiyatı her dönemde ve her zümrede önemli sanatçılar yetiştirmiştir.
Türkler, İslamiyet i kabul ettikten sonra eski inanç sistemlerini bazı tarikatlar içinde sürdürmüşlerdir. Alevi-Bektaşi geleneğinde eski Türk inanç ve pratiklerinin diğer tarikatlara oranla daha çok yer tuttuğu görülmektedir.
15. yüzyılın ilk yarısından sonra Hurufilik Bektaşi tekkelerine ve oradan Yeniçeri Ocağına girince, Yeniçeri âşıkları görünüşte tasavvufla, daha özgür bir biçimde şarap ve sevgiliyi konu etmeye başladılar. Bu dönemde Alevi Bektaşi edebiyatı tekke edebiyatından ayrılarak bütünüyle bağımsız bir içeriğe kavuşmuştur. Tekke edebiyatının en dikkate değer bölümü olan Bektaşi edebiyatının fikir ve eğilimleri âşık edebiyatında ağır basmaktadır.[5] Tasavvuf felsefesi, halk edebiyatını etkilediği gibi konular, terimler yönünden divan şiirini de etkilemiştir. Tasavvuf düşüncesi divan edebiyatının da kaynaklarından birisini oluşturduğu için ortaya çıkan edebi ürünlerde, bu felsefeye ait ortak temaların, motiflerin kullanıldığını görüyoruz. Ancak bir çok ortak noktaya rağmen, özellikle Alevi Bektaşi tarikatlarında ortaya çıkan farklı uygulamaların tarikat erkân ve usulündeki değişikliklerin bu zümre âşıklarının edebi ürünlerine de yansıdığını görüyoruz.
Anadolu da Babailer Ayaklanması bastırıldıktan sonra (1240), Hacı Bektaş-ı Veli nin (1210-1271) çevresinde yeni bir tarikatın (Bektaşiliğin) temelleri atılmıştır. Hacı Bektaş, Makalat adlı eserinde Anadolu halk edebiyatının imkânlarıyla görüşlerini ustaca birleştirip halka sunmuştur. Böylece yeni bir edebiyat geleneğinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Tasavvuf etkisine açık, tarikattan çok inançlar bütünü olarak değerlendirilen Anadolu Aleviliği Bektaşilikle birlikte ele alınmaktadır. Anadolu Aleviliği ile zaman içinde bütünleştiği için Bektaşilik Anadolu Aleviliğinin tarikat olarak kurumlaşmış şekli diye de yorumlanmaktadır.
13. yüzyıl Anadolu da Türk diliyle meydana gelen edebiyatın bir dönüm, bir ayrım dönemiydi. Bu yüzyılda Yunus Emre yeni kavram, motif, hayal, ve imge dünyasıyla Anadolu ya bir ilham kaynağı sundu. Âşıklar sazlarıyla Türk dilini şiirleştirip halkın duygularını dile getirdi.[6] Alevi-Bektaşi edebiyatı Hacı Bektaş-ı Veli ve Abdal Musa kültürüyle beslenmiş Anadolu halk edebiyatının imkânlarının birleştirilmesiyle yeni bir sentez oluşturdu. Önceleri özü yönüyle Yunus Emre nin şiirlerine dayanan bu edebiyat geleneği sonraları zamanla bazı belirgin farklar kazanarak özgün yeni bir edebiyat oldu [7].
Alevi-Bektaşi şiiri, belli kurallara kalıplara ve belli düşüncelere bağlı bir şiir biçimidir. Ölçüde kafiyede ayakta, nazım biçimleri ve dilde âşık edebiyatı özelliklerini gösterir. Dünyayı Alevi- Bektaşi kültürüne göre kavrayan âşıklar şiirlerini mistik ve metafizik temele dayarlar. Günümüz âşıkları usul, adap, erkân ve öğretiden çok şiirlerinde Alevi kültürünü işlerler. Ölmeden önce ölmek, yani yaşarken nefsi öldürme düşüncesi sıklıkla işlenir. Şiirlerde insana yönelme, gönül denilen cevherde aşkı bulma düşüncesi öne çıkarılır. Âşıkların şiirlerine Alevi-Bektaşi felsefesindeki Ruhun ölümsüzlüğü esastır, ölüm Hak ka teslim olma, Hak ka yürümektir. Her ne ararsan kendinde ara . düşüncesi egemendir.
Alevi- Bektaşi edebiyatı, gelenekleriyle, anlatım biçimiyle, terminolojisiyle şuh ve müstehzi edasıyla irfanı ve inancıyla orijinal bir edebiyattır. Bu özellikleriyle diğer edebiyatlardan kolaylıkla ayırt edilir. Alevi aşklar tasavvufu kendi anlayışlarına göre yorumlarlar. Şiirlerine neşve hakimdir.[8]
Alevi Bektaşi edebiyatı bu zümrelerin geleneklerini, inançlarını, aralarında söylenen atasözlerini, deyimlerini de ifadelendirir, din ulularını över, onlara ait menkabeleri şiirleştirir, usulden erkândan ayinden bahseder. Alevi Bektaşi kültürünün kökleri Orta Asya İslamiyet öncesi inanç sistemlerine kadar uzanır.[9] Hacı Bektaş-ı Veli düşüncesi Alevi Bektaşi edebiyatının beslendiği en önemli kaynaklardandır. Onun Makalat ında aşk insanla Allah ın temas çizgisinde zuhur eder. Aşk insandaki gönül denen cevherin hakimiyeti olayıdır[10] Bu düşünce yaşama biçimi olmuş, Alevi Bektaşi şiirini şekillendirmiştir.
Bu edebiyatta Ehl-i Beyt sevgisi aşırı derecede Ali ye bağlanış, Oniki İmam ı takdis eden, Oniki İmam sözünden bozma düvazman , ya da sadece düvazde denilen şiirler, İmam Hüseyin e mersiyeler, Hacı Bektaş-ı Veli ve Alevi-Bektaşi velilerini öven, onların menkabelerini yansıtan, giyim kuşam özelliklerini, törenlerini belirten, 14.-17. yüzyılda İran a ve Erdebil Ocağı na bağlılığı anlatan, Osmanlıya sitem içeren nefesler vardır.
Alevi-Bektaşi âşıkları mahlas alırlarken, kendilerini divan şairlerinden ve âşık edebiyatı âşıklarından ayırmak için Hatai , Kamberi , Misali , Virani vb. gibi farklı âşıklık adı alırlar. Bazı âşıklar bununla da yetinmeyip mahlaslarının başına kul , abdal , pir , sultan gibi belirleyici adlar almışlardır. Bazı âşıklar da mahlaslarının sonuna sultan , baba , dede vb. adlar eklemişlerdir.[11]
Alevi-Bektaşi edebiyatının kökleri Yunus Emre ye kadar uzanmaktadır. Fakat kuruluşu 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal la olmuştur. Zamanla bazı önemli farklar kazanan bu edebiyat öncelikle Alevi-Bektaşi inançlarını yaymağa hizmet eder hale gelmiştir. Tarih boyunca dini baskılar, tepkilerle karşılaşmışlar yani olumsuz toplumsal ve ekonomik uygulamalara uğramışlardır. Dirlikleri ellerinden alınmış, askeri hizmetlerden uzak tutulmuşlar, toprağa bağlı olmaya zorlanmışlardır. Bu nedenle zaman zaman ayaklanmışlardır. Alevi-Bektaşi şiiri de bir kavga şiiri haline dönüşmeye başlamıştır. Bunun en güzel örneklerini Pir Sultan Abdal ın şiirlerinde görebiliriz.
14. yüzyılda Kaygusuz Abdal la kurulan Alevi-Bektaşi edebiyatı 15. yüzyılda Hatai mahlasıyla ve daha çok heceyle şiirler söyleyen Şah İsmail-i Safavi yi meydana çıkarmıştır. Hatai , Alevi-Bektaşi edebiyatının en didaktik âşığıdır. 16. yüzyılda Sivas ta asılan Pir Sultan Abdal ise bu edebiyatın en lirik âşığıdır. Pir Sultan Abdal ın mensuplarından Kul Himmet ve onun çağdaşı Hüseyin lirizm açısından Pir Sultan Abdal a yaklaşan âşıklardandır.
16. ve 17. yüzyıllarda Alevi-Bektaşi edebiyatı durgun bir döneme girmiştir. Söylenen sözler söylenip, her şey olup bittiği için bu edebiyat kendini tekrara başlamıştır. Fakat 19. yüzyılda sosyal yaşamdaki değişiklikler bu edebiyatı da etkilemiştir. Seyrani zaman zaman bu değişikliği şiirlerinde yansıtmıştır.[12]
Alevi geleneği bugüne kadar yaşamış âşıkların yedi tanesini çok usta ve kutsal sayarlar. Bu âşıklara Yedi Kutuplar adını verirler. Bu âşıklar Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hatayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal ve Nesimi dir.[13]
Alevi âşıkların yetişmelerinde Ayin-i Cemlere katılmalarının ve Alevi-Bektaşi şiir örneklerini dinleyerek ilk bilgileri almalarının rolü büyüktür. Ayin-i Cemlerin başlamasından önce muhabbet deyişlerinin söylendiği ya da âşıkların kendi deyişlerini okudukları bir bölüm vardır. Deyişlerin yanı sıra bu bölümde sohbetler de yapılmaktadır. Bu âşıklar kendilerine Cem Âşıkları adını vermektedirler. Âşıklar öğüt verme, Alevi-Bektaşi yolunun kurallarını hatırlatma amacıyla öğütleme türünde deyişler de söylerler. Ayin-i Cemlerde ve Balım Sultan muhabbetlerinde usta malı deyişler söylerler. Onlara göre badeli âşık olmak Hak vergisi, lutuf olarak kabul edilir. Bu gelenekte âşıklara mahlasları genellikle bağlı bulundukları postnişin tarafından verilir.
Âşıklar küçük yaşlarından itibaren Ayin-i Cemlere katılarak, kendileri için gerekli olan tasavvufi halk edebiyatı ve Alevi-Bektaşi kültürüyle ilgili bilgileri buradan elde ederler. Ayin-i Cemlere başlamadan önce muhabbet adı verilen saz eşliğinde, eski âşıkların deyişlerinin söylendiği ve âşıkların kendi deyişlerini okudukları bir bölüm vardır. Pir Sultan Abdal , Nesimi , Kul Himmet , Sıtkı Baba , Sadık Baba , Şah Hatai , Kaygusuz Abdal , vb. âşıklardan usta malı deyişler okurlar. Bu bölümde deyişlerin yanı sıra sohbetler de yapılmaktadır.[14] Ayrıca bazı yörelerde âşıklar Ayin-i Cemlerin dışında da bir araya gelmektedirler. Bunlar; düğünler, kına geceleri ve köye misafir geldiği zaman olmaktadır. Bunun yanı sıra Balım Sultan Muhabbeti dedikleri bir toplantı da vardır.
Ayin-i Cemlerde âşıkların adları geçtiğinde ceme katılanlar saygıyla onlara niyaz ederler. Alevi âşıklar cem evlerinde düğünlerde, Hacı Bektaş-i Veli törenlerinde, Görgü Cemlerinde, Balım Sultan Muhabbetlerinde bir araya gelerek geleneği sürdürürler. Anadolu Aleviliği, yaşama biçimi olarak bir felsefe, duygu biçimi olarak bir inanç olma özelliği taşır.[15]
Alevi-Bektaşi geleneğinde saz çok önemlidir. Saza büyük bir ilgi vardır. Özellikle Ayin-i Cemlerin semah bölümünde zakirler saz çaldıkları için saz yüzyıllardır bu geleneğin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Âşıklar, sazı ve sözüyle toplumun dili ve yüreğidir. Onlar toplumun yaşadığı ama dile getiremediği bir çok olayı tele döküp dillendirirler. Âşık yaşadığı toplumun sözcüsüdür.
Aleviler çoğu 11 li heceyle, bir kısmı 7 li ya da 8 li heceyle yazılmış olan ve dörtlüklerden meydana gelen bu şiirlere ayet, deyiş , Bektaşiler bazen nutuk , fakat genel olarak nefes demektedirler. Bu edebiyatta vahdet-i vücut anlayışı geri plandadır. Çoğu zaman Allah la içli dışlı bir üslup kullanılır. Bunun nedeni Alevi-Bektaşi inancında var olan Allah a korkudan çok sevgiyle ulaşma düşüncesi vardır.
Alevi-Bektaşi edebiyatı Anadolu nun öz edebiyatıdır. Alevi-Bektaşi kültürü felsefesi, törenleri, ürünleri, dili, her şeyi Anadolu nundur. Anadolu dan doğmuştur.[16] Kerbela faciası, Alevi ve Bektaşilere yapılan haksızlıklar şiirlerde işlenir. Âşıkların nefeslerinde âşıklar Allah la içli dışlıdır. Allah a sitem şiirleri gerçekte sevgiye dayanan bir inancın ifadesidir.[17] Alevi âşıklar bu tür deyişler için Allah, Âşıkları kusurlarından dolayı kınamaz anlamına gelen bir hadis olduğunu söylerler.
Alevi-Bektaşi âşıkların hayata, kendi uygulama ve inanç sistemlerine yaklaşımlarında ortak bir özellikleri de nükteli eleştiri güçleridir.[18] Alevi ve Bektaşiler Kendi inanç ve uygulama sistemi için tam bir esrarengizlik tavrı sağlamaktan hoşnut olur. Bektaşi Sırrı kelimeleri halkın diline girmiş olduğundan ifadesini örtmek yolunda pek zaman harcamaz. Şiirden hoşlananlar için özellikle nefes ve deyişler dışardan olanlar için sanki hiçbir anlamı olmayan kelimelerden oluşturulmuştur.[19]
Alevi-Bektaşi edebiyatında dikkati çeken en büyük özellik hoşgörüdür. Hoşgörü bu edebiyatın tadı tuzu niteliğindedir. Hoşgörünün bulunduğu şiirde hissedilebilir bir gülümseme vardır. Bu özellik bu şiiri ilginç kılar. Alevi-Bektaşi kültüründe hoşgörü dışa vurulan bir görünüş değil yüreğin derinliklerinden gelen bir onaylama biçimidir. Alevi kültüründe hoşgörü uygun zemini bulunca gülmeceyle birleşir. Hoşgörünün arkasında iğneleyici bir dokundurma da kendini gösterir. Bu bir noktada onaylanmayacak bir girişimin sezdirilmesidir.[20]
Tasavvuf şiirinde karşımıza çıkan mecazi anlatımlar, semboller mutasavvıf âşıklarca kullanılmıştır. Sufi âşıklar, çok eskiden beri şiirlerinde sevgilinin gözünden, dudağından, beninden, zülfünden bahsetmişler veya içki, çalgı, meyhane, kilise gibi Müslümanlığın geleneklerine uymayan unsurlara şiirlerinde yer vermişlerdir. Bu sözler tarikatın dışındakiler tarafından eleştirilmiş, sufiler kınanmış, küfürle suçlanmışlardır. Aslında bu tür sözler sufilerin vecd halindeki sözleridir. Eleştiriler üzerine bu tür kelimeler sufinin içinde bulunduğu durumu anlatan birer sembol olarak nitelemişler, bu açıklamayla eleştirilerden kurtulmuşlardır. Tasavvuf şiirindeki mecazi anlatımın diğer bir nedeni de mutasavvıfların gerçekleri, içlerine doğan sırları, tarikat dışındaki kişilere açmak istememelerindendir.[21]
Alevi-Bektaşi âşıkların nefes, deme ve deyişlerinde kullandıkları kelime terkip ve mazmunlar klişeleşmiş söz ve bilgilerdir. Onlar bu bilgileri geçmişte yaşamış âşıklardan ve katıldıkları sohbetlerden öğrenmişlerdir. Âşıklar Allah ın birliğini anlatırlar, insanı iyiye doğruya götürme yolu olarak niteledikleri Hak Yolu için şiirler yazmışlardır. Onlar yürekten bağlı bir sevgiyle Allah sevgisini şiirlerinde dile getirirler.
Âşıklar dünya ve evrenin sırlarını, yaradılışın kaynağını araştırırlar. Varlığın özü ve ötesine ait düşünceleri dile getirirler. Mutlak güzelliğe yönelerek Allah a kavuşma çabasını işlerler. Bunlar madde alemindeki güzellikten mutlak varlığa yol bulma çabasıdır. Dünyanın geçiciliğini anlatırlarken, gerçek ebedi mutluluğun yollarını ararlar. Âşıkların idealize ettikleri kâmil tiplerdir. Onlara göre ahlak insani olmayan davranışları terk ederek ilahi yaradılışa yönelmektir. Alevi- Bektaşi edebiyatı günümüzde de sürmektedir.
[1] Erman Artun: Adana Aşıklık Geleneği (1966-1996), ve Âşık Feymani, Adana 1996: 13.
[2] Bozkurt Güvenç: Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları, Ankara 1993: 138.
[3] Ahmet Yaşar Ocak: Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri, Ankara 1984: 1.
[4] Abdülbaki Gölpınarlı: 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1969: 78.
[5] Thema Larousse Tematik Ansiklopedi, Tasavvuf, c. 6, Milliyet Yayınları, İstanbul 1994: 514.
[6] Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi- Bektaşi Nefesleri, İstanbul 1992: 1-6.
[7] Gölpınarlı, age. s. 78.
[8] Agah Sırrı Levent: Halk ve Tasavvufi Halk Edebiyatı , Halk Ozanlarının Sesi Dergisi, S. 5 Ankara 1993: 25.
[9] İrène Mélikoff: Uyur İdik Uyardılar, İstanbul 1994: 30.
[10] Yaşar Nuri Öztürk: Tarih Boyunca Bektaşilik, İstanbul 1992: 21.
[11] Rıza Zelyut: Halk Şiirinde Gerçekçilik, İstanbul 1992: 67-69.
[12] Thema, agy. S. 43.
[13] Nejat Birdoğan: Anadolu nun Gizli Kültürü Alevilik, s. 420.
[14] Fatma Sezgin: “Günümüzde Şanlıurfa Kısas Köyü Aşıklık Geleneği ve Kısaslı Aşıklar Çukurova Üniversitesi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Adana 1998: 32.
[15] Piri Er: Geleneksel Anadolu Aleviliği, Ankara 1998: 1.
[16] Besim Atalay: Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul 1991: 88.
[17] Abdülbaki Gölpınarlı: 100 Soruda Tasavvuf, s. 176-177.
[18] John Kingsley Birge: Bektaşilik Tarihi, s. 104.
[19] Birge, age, s. 110.
[20] Şevket Özdemir: Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Hacı Bektaş-ı Veli Düşüncesinde Hoşgörü, Ankara 1995: 213.
[21] Yakup Şafak: Tasavvufi Şiirde Mecazi Anlatımlar Üzerine , Yedi İklim, 8 (1995) 59: 11-12
Etiketler: Edebiyat | İlk Yorumu Siz Yazın »
ANADOLU’DAKİ ALEVİ - BEKTAŞİ EDEBİYATININ OLUŞUMUNDA YUNUS EMRE’NİN ETKİSİ
Yazar Ardam | Kasım 12, 2008
Prof. Dr. Erman Artun
Türkler İslami kültür dairesine »irdikten sonra yurt değiştirerek yeni yurtlan Anadolu’ya geldiler. Yeni yurt tutulan Anadolu’da Türk kültürü ve İslami kültür yeni bir kültür senteziyle Anadolu Türk kültürünü oluşturmuştur. Türk kültürü tarihi açısından Anadolu’da dinsel inançlara farklı bakış açıları tarikatları doğurmuştur. Anadolu sufıliği Anadolu’ya özgü bir sentezdir (Bozkurt, 1 998:98).
Türkler arasında ilk olarak Orta Asya’da Ahmet Yesevi ile görülmeğe başlayan tasavvuf akımı, daha sonra Moğol istilasıyla Anadolu’ya gelen dervişlerle etkili olmağa başlamıştır. Anadolu’da Yunus Emre’yle doruk noktasına çıkan dini-tasavvufi halk edebiyatı her dönemde ve her zümrede önemli sanatçılar yetiştirmiştir (Artun, 1996: 219).
Tasavvuf felsefesi, hicretin ikinci yüzyılında ortaya çıkmış, tarikatlar da bu tarihten sonra yavaş yavaş yayılmaya başlamıştır. İslamiyet dervişlerce yayıldı. Bu dervişlerin çoğu ozan-baksıların devamıydı. Bunlar eski inançlarla İslamiyet’i uzlaştırmışlardır
XII. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlayan tarikatlar, ortaya koydukları adap ve usullerle, edebî ürünlerle tasavvufa hem örgütlenme getirmiş hem de geniş halk kitlelerine yayılmasını sağlamışlardır. Ahmed Yesevî ile Türkistan’da başlayan bu gelenek Anadolu’da kurulan sayısız tarikatlar, kendi inançlarını taşıyan halk edebiyatı ürünleriyle halk şiirlerine zenginlik sağlamışlardır.
XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya gelen dervişler, beraberlerinde. Orta-Asya Türk Halk Edebiyatı geleneğini de getirmişlerdir. Bu gelenek. Anadolu’nun alınması sırasında gösterilen kahramanlıklarla da desteklenince destan ruhu ortaya çıkmıştır. Böylece XIII. yüzyıl Anadolu’sunda Danişmendname. Battalnâıne ve Ebu Müslim gibi dinî-tarihî destanlar ortaya çıkmıştır. Bu yüzyıl Anadolu’da tasavvufun en hızlı yayıldığı yüzyıldır. Aynı zamanda tasavvuf edebiyatının güçlü temsilcileri de bu yüzyılda yetişmiştir. Anadolu’ya yayılan bazı Yesevî ve Bektaşî dervişleri de tasavvuf edebiyatının Türk dili ile meydana çıkıp gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Bu yüzyılda yaşayan Yunus Emre. tasavvuf edebiyatını zenginleştirip yaygınlaştırmış ve kendisinden sonra gelen sanatçılara yol açmıştır (Mengi, 1 994:41).
Yunus Emre, 1 3. yüzyıldan günümüze Anadolu ve Balkan coğrafyasında halkın tanıdığı ve sevdiği bir aşıktır. Halkın kutsal bildiği bu büyük aşığın gerçek hayatı hakkında bilgilerimiz yetersizdir. Onun tarihi kişiliği menkabeler arasında kaybolup gitmiştir. Yunııs’un menkabevi hayatına ait bilgileri Hacı Bektaş-ı Veli’nin Velayetname’sinde buluyoruz. Yunus 13. yüzyıl Anadolu sahasında Oğuz Türklerinin konuşup yazdığı yazı dilinin en önemli temsilcisidir. Türkiye Türkçe’sinin tarihi devresinin ilk dönemini oluşturan Eski Anadolu Türkçe’si adı verilen bu dilin meydana gelmesinde önemli bir rol oynamıştır (Tatçı, 1990:66). 13. yüzyıl Anadolu’da Türk diliyle meydana gelen edebiyatın başlangıcıydı. Bu yüzyılda Yunus Emre yeni kavram. motif, hayal ve imge dünyasıyla Anadolu’ya bir ilham kaynağı sundu. Aşıklar sazlarıyla Türk dilini şiirleştirip halkın duygularını dile getirdi ( Gölpınarlı,1992:l).
Alevi-Bektaşi Edebiyatına Genel Bakış:
Alevi Bektaşi kültürünün kökleri Orta Asya İslamiyet öncesi inanç sistemlerine kadar uzanır (Melikof.1994:30). Hacı Bektaş-ı Veli düşüncesi Alevi Bektaşi edebiyatının beslendiği en önemli kaynaklardandır. Onun Makalat�ında aşk insanla Allah’ın temas çizgisinde zuhur eder. Aşk insandaki gönül denen cevherin hakimiyeti olayıdır (Öztürk.1992:21). Bu düşünce yaşama biçimi olmuş. Alevi Bektaşi şiirini şekillendirmiştir.
Hacı Bektaş-ı Veli ve Abdal Musa kültürüyle beslenen Alevi-Bektaşi edebiyatı, halk edebiyatının dil. tür. şekil vd. imkanlarıyla birleştirilerek yeni bir sentez oluşturdu. Önceleri özü yönüyle Yunus Emre’nin şiirlerine dayanan bu edebiyat geleneği sonraları zamanla bazı belirgin farklar kazanarak özgün yeni bir edebiyat oldu ( Gölpınarlı. 1992:78).
Alevi-Bektaşi edebiyatının kökleri Yunus Emre’ye kadar uzanmaktadır. Fakat kuruluşu 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la olmuştur. Zamanla bazı önemli farklar kazanan bu edebiyat öncelikle Alevi-Bektaşi inançlarını yaymağa hizmet eder hale gelmiştir. Toplumsal olaylar şiire yansımıştır. Bunun en güzel örneklerini Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görebiliriz.
Alevi-Bektaşi şiiri .belli kurallara kalıplara ve belli düşüncelere bağlı bir şiir biçimidir. Ölçüde kafiyede ayakta, nazım biçimleri ve dilde aşık edebiyatı özelliklerini gösterir. Dünyayı Alevi- Bektaşi kültürüne göre kavrayan aşıklar şiirlerini mistik ve metafizik temele dayarlar. Günümüz aşıkları usul, adap. erkan ve öğretiden çok şiirlerinde Alevi kültürünü işlerler. Ölmeden önce ölmek, yani yaşarken nefsi öldürme düşüncesi sıklıkla işlenir. Şiirlerde insana yönelme , gönül denilen cevherde aşkı bulma düşüncesi öne çıkarılır. Aşıkların şiirlerine Alevi-Bektaşi felsefesindeki “Ruhun ölümsüzlüğü esastır, ölüm Hak’ka teslim olma, Hak’ka yürümektir. Her ne ararsan kendinde ara .” düşüncesi egemendir.
Alevi- Bektaşi edebiyatı, gelenekleriyle .anlatım biçimiyle, terminolojisiyle şuh ve müstehzi edasıyla irfanı ve inancıyla orijinal bir edebiyattır. Bu özellikleriyle diğer edebiyatlardan kolaylıkla ayırt edilir. Alevi aşklar tasavvufu kendi anlayışlarına göre yorumlarlar. Şiirlerine neşve hakimdir (Levent.1993:25). Alevi Bektaşi edebiyatı bu zümrelerin geleneklerini, inançlarını .aralarında söylenen atasözlerini , deyimlerini de ifadelendirir, din ulularını över. onlara ait menkabeleri şiirleştirir. usulden erkandan ayinden bahseder.
Tasavvuf düşüncesi Divan edebiyatının da kaynaklarından birisini oluşturduğu için. ortaya çıkan edebî ürünlerde, bu felsefeye ait ortak temaların, motiflerin kullanıldığını görüyoruz. Ancak birçok ortak noktaya rağmen, özellikle Alevî-Bektaşî tarikatlarında ortaya çıkan farklı uygulamaların tarikat erkân ve usulündeki değişikliklerin, bu zümre şairlerinin edebî ürünlerine de yansıdığını görüyoruz.
Bektaşîlik. Babaî hareketinin bir araya getirdiği . 14. yüzyıl Rum Abdallarından Abdal Musa tarafından Hacı Bektaş Veli kültü çevresinde geliştirilmiş ve 16. yüzyıl başlarında Balım Sultan tarafından bağımsızlaştırılarak bir tarikat haline getirilmiştir. Hacı Bektaş Veli, aslında bu tarikatın kurucusu değildir, ancak onun şahsiyeti etrafında oluştuğu için “pîr”i sayılır. Bu nedenle Bektaşîler tarafından “Hazret-i Pîr” olarak anılır. Tarikatın sosyal tabanını ise hepsi birer halk sûfisi olan Türkmen babaları oluşturmuştur (Ocak. 1996:20).
Tekkeler, tasavvuf inançlarını geniş kitlelere iletebilmek için halkın edebiyat geleneğinden dilinden ve estetik anlayışından da geniş olarak yararlanmıştır. Böylelikle zengin bir tekke edebiyatı oluşmuştur. Tekke âşıkları, özünü İslam tasavvufundan alan ama yerli öğelerle donatılmış “adap ve erkânı” öğretmek için yoğun çaba harcamıştır. Tekke âşıkları ürünlerinde hoşgörüye, sevgiye dayalı bir din anlayışıyla geniş kitlelere ulaşmıştır.
Tarikatlar ve tekkeler çevresinde gelişen tasavvuf! halk edebiyatı içinde Alevî- Bektaşî âşıkların eserleri farklı bir nitelik taşır. Alevî- Bektaşî edebiyatı, bu zümrenin inanışlarının yanı sıra . yaşama sevincini, tabiat sevgisini de dile getiren ürünler vermiştir. Böylece tasavvuf düşüncesinin yanında dinsel konuların dışındaki konulara da yönelir.
Tasavvuf ağırlıklı bu gelenek çeşitli tarikatların inanç ve törelerini yansıtırken eski Türk din ve inançlarından da tümüyle sıyrılabilmiş değildi. Tekke edebiyatı halka yöneldiği, inanç öğreticiliğini amaç edindiği için. şiir ve dil/ yazı ürünlerinde bazı Islami kavramların dışında yalın bir anlatım yolu seçmişti. Şiirlerde daha çok hece kullanılmış, aruzun da heceye uygun düşen kalıpları tercih edilmiştir. Tekke âşıkları tekkelerde gerçekleştirilen dinî törenler aracılığıyla yeni bir edebiyat, tekke müziği, semah adı verilen dinî danslarla sanatın temelini atmıştı.
Alevi-Bektaşi edebiyatı Anadolu’nun öz edebiyatıdır. Alevi- Bektaşi kültürü, felsefesi, törenleri, ürünleri, dili. her şeyi Anadolu’nundur. Anadolu’dan doğmuştur ( Atalay,1991:88). Kerbela faciası. Alevi ve Bektaşilere yapılan haksızlıklar şiirlerde işlenir. Aşıkların nefeslerinde aşıklar Allah’la içli dışlıdır. Allah’a sitem şiirleri gerçekte sevgiye dayanan bir inancın ifadesidir (Gölpmarlı,1995:176). Alevi-Bektaşi aşıkların hayata, kendi uygulama ve inanç sistemlerine yaklaşımlarında ortak bir özellikleri de nükteli eleştiri güçleridir (Birge, 1991:104). Alevi ve Bektaşiler kendi inanç ve uygulama sistemi için tam bir esrarengizlik tavrı sağlamaktan hoşnut olur.”Bektaşi sırrı” kelimeleri halkın diline girmiş olduğundan ifadesini örtmek yolunda pek zaman harcamaz. Şiirden hoşlananlar için özellikle nefes ve deyişler dışardan olanlar için sanki hiçbir anlamı olmayan kelimelerden oluşturulmuştur (Birge, 1991:110).
Alevi- Bektaşi edebiyatında dikkati çeken en büyük özellik hoşgörüdür. Hoşgörü bu edebiyatın tadı tuzu niteliğindedir. Hoşgörünün bulunduğu şiirde hissedilebilir bir gülümseme vardır. Bu özellik şiiri ilginç kılar. Alevi- Bektaşi kültüründe hoşgörü dışa vurulan bir görünüş değil yüreğin derinliklerinden gelen bir onaylama biçimidir. Alevi kültüründe hoşgörü uygun zemini bulunca gülmeceyle birleşir. Hoşgörünün arkasında iğneleyici bir dokundurma da kendini gösterir. Bu bir noktada onaylanmayacak bir girişimin sezdirilmesidir (Özdemir. 1995:210).
Alevi-Bektaşi aşıkların nefes, deme ve deyişlerinde kullandıkları kelime terkip ve mazmunlar klişeleşmiş söz ve bilgilerdir. Onlar bu bilgileri geçmişte yaşamış aşıklardan ve katıldıkları sohbetlerden öğrenmişlerdir. Aşıklar Allah’ın birliğini anlatırlar, insanı iyiye doğruya götürme yolu olarak niteledikleri “Hak Yolu” için şiirler yazmışlardır. Onlar yürekten bağlı bir sevgiyle Allah sevgisini şiirlerinde dile getirirler.Aşıklar dünya ve evrenin sırlarını . yaradılışın kaynağını araştırırlar. Varlığın özü ve ötesine ait düşünceleri dile getirirler. Mutlak güzelliğe yönelerek Allah’a kavuşma çabasını işlerler. Bunlar madde alemindeki güzellikten mutlak varlığa yol bulma çabasıdır. Dünyanın geçiciliğini anlatırlarken, gerçek ebedi mutluluğun yollarını ararlar. Aşıkların idealize ettikleri kamil tiplerdir. Onlara göre ahlak insani olmayan davranışları terk ederek ilahi yaradılışa yönelmektir. Alevi- Bektaşi edebiyatı günümüzde de sürmektedir.
Tekke şiirinin ilk örnekleri olan Yesevî hikmetleri öğretici niteliğinden dolayı lirizmden uzaktır. Yesevî ve Yunus’un Türk dilini kullanmaları ve hece vezniyle yazmaları, geniş halk kitlelerine ulaşmalarını sağlamıştır. Türk şiirinin Anadolu’da oluşumunda Alevi-Bektaşi şiirinin rolü büyüktür. Yesevî ve Yunus’un sanat öğeleri birbirine benzer. Yunus’ta didaktik anlatım kuruluktan kurtularak lirik ve canlı bir şekil almıştır.
Alevi- Bektaşi şiirinde Yunus Emre Etkisi
XIV. yüzyıl Tekke edebiyatı XIII. yüzyıldaki gibi parlak bir dönem yaşamıştır. Bu dönemde Yunus Emre’nin yolunda yürüyen birçok âşık yetişmiştir. Hatta Yunus tarzı söyleyiş ideal kabul edilmiştir. Tekke şiirlerinin çok ve kaliteli olması, tekke sanatçılarının tasavvuf disiplini içinde yetişip eserlerini bu ruhla vermeleri, bu dönemi tasavvuf yüzyılı yapmıştır. XIV. yüzyılda Kaygıısuz Abdal’la kurulan Alevî-Bektaşî edebiyatı. XV. Yüzyılda “Hatay?” mahlasıyla ve daha çok heceyle şiirler söyleyen Şah İsmail-i Safavî’yi meydana çıkarmıştır. Hatayî. Alevî-Bektaşî edebiyatının en didaktik şairidir. XVI. yüzyılda Sivas’ta asılan Pir Sultan Abdal ise bu edebiyatın en lirik şairidir. Pir Sultan’in mensuplarından Kul Himmet ve onun çağdaşı Hüseynî lirizm açısından Pir Sultan’a yaklaşan âşıklardır.
XVI. yüzyıl aşıkları Yunus Emre yolunda şiirler yazmaya devam etmişlerdir. Tekkelerde ve tekke mensupları arasında bestelenerek okunmak için yeni ilahiler söylenmiştir. Tekke aşıkları içinde de Divan tarzı şiirler söyleyen sanatçılar yetişmiştir. Şiirlerini genellikle aruz vezni ve gazel tarzı ile söyleyen bu sanatçılarda Mevlâna ve Yunus Emre etkisi görülmektedir
XVII. yüzyılda Alevî-Bektaşî edebiyatı durgun bir döneme girmiştir. Sosyal yaşamdaki değişiklikler bu edebiyatı da etkilemiştir. Seyran? bu değişikliği zaman zaman taşlamalarla şiirlerinde yansıtmıştır (Gölpınarlı. 1995:163). Bu yüzyılda da Yunus Emre tarzıyla şiirler söylenmiştir.
XVIII. yüzyılda tekke edebiyatı duraklama ve gerileme dönemi geçirmiştir. İmparatorluğun bu yüzyılında Alevi-Bektaşi edebiyatı alanında eski eserler verilmez olmuştur. Daha çok halk kitlelerine seslenen âşıkların şiirleri eski bilgi ve akideleri tekrarlayan şiirler olmaktan öte geçememiştir. Bu devirde de Yunus Emre geleneği sürdürülmeye çalışılmıştır.
Yunus Emre diğer edebiyatların yanı sıra Alevi-Bektaşi edebiyatını da etkilemiştir. Yunus’un Anadolu Türkçe’siyle yazdığı şiirler, dilden dola dolaşmış, sözlü kültürde yüzyıllardan bu yana taşınarak sevilerek söylenmiştir. Yunus. Anadolu’da yeniden yapılanan edebiyatın en önemli temsilcilerinden biridir. Çağından günümüze kadar her şairi ve aşığı etkilemiştir. Yunus insan sevgisi , birlik, beraberlik, insanı yüce değer kabul edip ona değer verme, ibadetin korkuyla değil Allah sevgisiyle yapılması gerektiği, ibadetin, inancın Allah’la kul arasında olduğu vd. konularda yazdığı şiirlerle aşıkları etkilemiştir. Yunus etkisinin örnekleri pek çoktur. Yunus Emre ve etkilediği aşıklardan birkaç örnek verelim.
***
Ben gelmedim daviyiçün benim işim seviyiçün
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim
Yunus Emre
(Gerçek dost Allah’tır. Allah gönüllerdedir. Gönül yapan Allah’a ulaşır.)
***
Hakikat yoluna girmek istersen
Önce görecek bir gözün olmalı
Edeple erkanı süzmek istersen
Sevgiye bağlı özün olmalı
Âşık Kederi
( Allah yolunun ilk şartı sevgiyle dolu özdür.)
***
Gönül Calab’ın tahtı gönüle Calap bahdı
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkarısa
Yunus Emre
(Tanrı gönülde tecelli eder, gönül kutsaldır. Gönül yıkan kişi bu dünyada da ahiret’te de mutsuz olacaktır. )
***
Ak sakallı pir koca bilmez ki hali nice
Emek yimesin hacca bir gönül yıkarise
Yunus Emre
(Gönül yıkan kişi hacca gitse de haccı kabul olmaz.)
***
Dinlersen kardeşim sözlerim sana
Hatırdan gönülden geçme ha geçme
İnsan olan değer verir insana
Sakın eri erden seçme ha seçme
Âşık Kederi
(Gerçek insan insana değer vermelidir. İnsanlar arasında ayrımcılık yapmamalıdır.)
***
Kıl gibi köpri yaparsın geç deyü
Geçüben Kevser şarabın iç deyü
Ya fazlundur kulu geçiren
Geçüben Kevser şarabın içiren
Yunus Emre
(Dosta giden sadık aşıklar sırattan kolay geçerler.)
Sırat için yazılan benzer bir şathiyeyi Kaygusuz Abdal’da görüyoruz.
Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsün kullar geçsün deyü
Hele bir şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı
Kaygusuz Abdal
( Kaygusuz Sırat Köprüsünden geçmenin ne denli güç olduğunu anlatır.)
***
Bize ışk şerbetinden sun i saki
Bize uçmakta Kevser gerekmez
Yunus Emre
(Yunus ilahi aşka taliptir, bunu Cennet için yapmadığını söyler.)
***
Yunus imdi gam yime nidem ne kılanı dime
Gelür kişi başına ezelden ne yazık
Yunus Emre
(Ezelde ne yazılmışsa.insanın başına o gelir.)
***
Bana namaz kılmaz diyen ben kıluram namazımı
Kılurısam kılmazısam ol Hak bilür niyazımı
Yunus Emre
(Namazı şekilden öte geçmeyen zahid. aşıkların kıldıkları gerçek namazdan haberdar değildir. )
Benzer söyleyişleri diğer aşıklarda da görüyoruz.
***
Sofular secde ederler mescidin mihrabına
Yar eşiği secdegahım yüz sürerim kime ne
Kah çıkarım gökyüzüne hükmederim Kaf be Kaf
Kah inerim yeryüzüne yar severim kime ne
Kul Nesimi
( Sofuların yanlış değerlendirmeleri eleştirilir.)
***
Camilerde olan imam
Çoğu bilmez bunu tamam
Dört bin altı yüz seksen selam
Daha namaz sorar mısın
Kaygusuz Abdal
***
Can dost mihrabına secdeye vardı
Yüz yere urıban ider münacaat
Yunus Emre
(Dost mihrabı kamil insanın manevi yüzüdür.)
***
Yoldaş olalım ikimiz gel dosta gidelim gönül
Haldaş olalım ikimiz gel dosta gidelim gönül
Yunus Emre
(Dost Allah’tır, gönlüyle yoldaş ve haldaş olan kişi dosta gider.)
***
Başına gelmişe bir yol danışanı
Böyle ayrılığı gören var mı
Bir dertli bulanı da derdim bölüşem
Böyle ayrılığı gören var m’ola
Kul Himmet
( Aşık, İlahi aşk yolunda olanlarla derdini bölüşmek ister.)
***
Taşdun yine deli gönül sular gibi çağlar mısın
Akdun yine kanlı yaşım sular gibi çağlar mısın
Yunus Emre
(Aşığın gönlü cezbe anında taşkın su gibi çağlar, kanlı gözyaşı döker. Gözyaşı aczin ifadesidir, kesrettir.)
***
Hakka doğru açılmıştır nazarım
Neme gerek dağı taşı gezerim
Sol pirime giden yol neme yetmez
Derviş oldum pir eteğin tutarını
Kul Budala
(Allah’a varma yolu mürşitden geçer.)
***
Ey haste gönül derdine derman talep eyle
Ger can diler isen yürü canan talep eyle
Seyyid Nesimi
(Dervişin derdinin dermanı İlahi aşka ulaşmaktır.)
***
Çok aradım bulamadım
Yeri göğü gözledim
Çok aradım bulamadım
Buldum insan içinde
Yunus Emre
(Hak yolu insanı tanımaktan geçer.)
***
Bu adem dedikleri
El ayakla baş değil
Adem manaya derler
Suret ile kaş değil
Kavyusıız Abdal
(İlahi aşkın ilk şartı insanın özünü tanımaktır.)
Sonuç:Yunus Emre’nin Alevi-Bektaşi âşıkları üzerinde etkisi sürekli ve belirleyici olmuştur. Abdal Musa’da, Kaygusuz Abdal’da, Pir Sultan Abdal’da onun söyleyiş özellikleri görülür. Hacı Bayram Veli Yunus’un yolunda giderek ilahiler söylemiştir.Yunus tasavvufun kurallarını şiir diliyle Türkçe’yle yaymıştır. Yunus Emre Türk diliyle yazdığı şiirleriyle halk çevrelerini derinden etkiledi. Bu dönemde dini konular dışında şiir söyleyen ozanların yanı sıra dini-tasavvufi düşüncelerini tekkeler çevresinde sistemli bir şekilde yaymağa çalışan bir takım dervişlerin yeni şiir yarattığını görüyoruz. Bu tarzın ilk ve en büyük âşığı Yunus Emre’dir. Yunus Emre. divan, âşık ve tekke edebiyatını derinden etkilemiştir.
Yunus Emre ve çağdaşları yeni bir edebi dil meydana getirirken halk diline, sözlü ve yazılı edebiyata dayanmıştır. Yunus’un kullandığı kelime ve anlatım kalıpları mecaz ve semboller. Türkçe’nin edebi bir dil olması yolunda gerçek bir dönüm noktasıdır. Yunus’un üslubu kendisine özgü bir edebilik ve estetik taşımaktadır (Tatçı.1990:66). Yunus’un kişiliğini yoğuran en önemli öğe de tasavvuf] hayattır. Yunus’un dünyasını oluşturan iki varlık aşk ve ahlaktır. O bu düşüncelerini şiirle ifade ederken sade ve derindir.
Yunus, “sehl-i mümteni ” denilen, görünüşte kolay fakat söylenişte zor şiir örneklerinin edebiyatımızdaki önde gelen ustalarından sayılmaktadır. Yunus Emre’nin şiir dilini halkın kullandığı kelime, deyim ve kavramlarla zenginleştirerek şiirin halk toplulukları tarafından benimsenmesini sağlamıştır. O, işlediği düşüncelerle birlikte diliyle de halka inmiş, şiirleri bestelenerek tekkelerde okunmuş, şiirimizde “Yunus Tarzı” denilen yeni bir edebi yolun açılmasına neden olmuştur ( Mengi. 1994:64).
Yunus Emre şiirlerinde Türkçe’nin milli sesini, milli çehresini ve dehasını en iyi şekilde kullanarak halk dilini en canlı şekilde kullanmıştır. O halkın duygu, heyecan ve düşüncesini iç zenginliğini verir (Timurtaş, 1972:36). O Türkçe’yi yazı dili olarak seçmekle Türk kültürüne büyük bir hizmet yapmıştır. Anadolu’da milli edebiyatın doğmasına hizmet edenlerin başında gelir. Yunus, sevgi ve bilim dünyasını bütün zenginlik ve güzellikleriyle bize sunmuştur.
Yunus, Türkçe’nin güzelliğini, mutasavvıf olmanın inceliklerini, aşık olmanın sihrini bir araya getirmiştir. Yunus Emre. Türk dilini, estetiğini dünya görüşünü, yüzyıllardan öteye taşımıştır (Sakaoğlu.1991:450). O, bütün şiirlerinde farklılıkları anlayışla karşılamış, bütünleşmeyi, hoş görmeyi, sevmeyi öğretmeğe çalışmıştır. Bu yönleriyle Alevi-Bektaşi edebiyatı temsilcileri onu pirleri kabul ederler. O, dini; statik, basmakalıp, şekilci bir anlayış ve uygulama ötesinde aktif canlı, ruha vecd . huzur ve mutluluk veren coşkun bir kaynaktır. Yunus, mezhepler üstüdür. Velayet-name’deki menkıbelere dayanarak Alevi- Bektaşiler kadar sunni kesim de onu kendinden görmüştür.
Yunus Emre Orta Asya’da Ahmet Yesevi ve dervişlerinin hikmetleriyle başlayan çığırı Anadolu’da devam ettirmiştir. O. hikmet geleneğini kendi yeteneğiyle yoğurmuş Özgün bir âşıktır. Klasik sufi terminolojisini Türkçeleştirmiş kendine özgü bir sufi dili geliştirmiştir. Yunus’tan sonra gelen ve Türkçe yazan sufi âşıklar Yunus’un kullandığı dili kullanırlar (Tatçı,1990:71). Onun sanatında didaktizm doğal anlatım aşıkane eda ile şiir dilinde eritilmiştir. Eserlerinde içerik kendine özgüdür. Şiirlerindeki ses ve ahenk yüksek düzeyde, söyleyiş özgündür. Onun 750 yıl önce açtığı çığır çağlar boyu devam etmiş, kendinden sonra gelen aşıkları etkilemiştir. O, tasavvufun derinliklerine inerek şiirlerine renk ve ahenk katmış, Alevi-Bektaşi aşıklar da ışık tutmuştur. Yunus Emre. bu üstün özellikleriyle edebiyatımızı özellikle Alevi- Bektaşi şiirine birinci derece kaynaklık etmiş, yol gösterici olmuştur. Her Alevi- Bektaşi âşığının şiirinde Yunus’tan izler bulunur.
Kaynakça:
Artun ( Erman), 1996, Adana Aşıklık Geleneği (1966-1996) ve Âşık Feymani. Adana.
Atalay(Besim),l99l, Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul
Birge (John Kingsley). 1991 , Bektaşilik Tarihi. Ant Yayınları, İstanbul.
Er (Piri). 1998, Geleneksel Anadolu Aleviliği, Ankara
Gölpınarlı(Abdülbaki), 1992. Alevi-Bektasi Nefesleri. İstanbul
Gölpınarlı (Abdülbaki). 1995. 100 Soruda Tasavvuf. Gerçek Yayınları. İstanbul.
Güvenç (Bozkurt), 1993, Türk Kimliği. Kültür Tarihinin Kaynaklan.Ankara.
Levent (Agah Sırrı). 1993. “Halk ve Tasavvuf! Halk Edebiyatı”, Halk Ozanlarının Sesi Dergisi, S.5, Ankara .
Melikof (İrene), 1994. Uyur İdik Uyardılar, İstanbul.
Mengi ( Mine). 1994.Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara.
Özdemir (Şevket). 1995.Yunus Emre. Nasrettin Hoca. Hacı Bektaşi Veli Düşüncesinde Hoşgörü. Ankara
Öztürk(Yaşar Nuri), 1992, Tarih Boyunca Bektaşilik, İstanbul.
Sakaoğlu(Saim), 1991, “Yunus Emre’nin İki Dünyası Sevgi ve Bilim” Yunus Emre Özel Sayısı, Türk Dili Dergisi. Ankara
Sezgin (Fatma), 1998, “Günümüzde Şanlıurfa Kısas Köyü Aşıklık Geleneği ve Kısaslı Aşıklar, Ç.Ü. Basılmamış Yüksek Lisans Tezi
Tatçı (Mustafa). 1990.Yunus Emre Divanı. Akçağ Y aynıları.Ankara.
Timurtaş ( Faruk Kadri). 1972.Yunus Emre Divanı. İstanbul
Etiketler: Edebiyat | İlk Yorumu Siz Yazın »
DESTAN:
Yazar Ardam | Kasım 12, 2008
Önce sözlü gelenekte oluşur. Uzun bir süreçte kuşaktan kuşağa, ağızdan ağıza aktarılırken değişir, gelişir. Bu arada adı bilinmeyen birçok sanatçının ortak katkısı ve çabası eklenir. Günün birinde bir ozan toplumsallaşan bu edebiyat ürününe kendi üslubuyla yeniden biçim verir. O ürüne kendi kişiliğini katar. Böylece ürün, toplumsal yaratıdan bireysel yaratıya dönüşür. Destanların çoğu şiir biçiminde olmakla birlikte, şiir-düzyazı türlerinde olanlar da vardır.
Etiketler: Edebiyat | İlk Yorumu Siz Yazın »
« Önceki Sayfa Sonraki Sayfa »
